Büyüklük
algımız nedir, ya da kimler önemlidir bizim için? Bizim için meşhur, kıymetli,
önemli olan kişiler başkaları için de öyle midir?
Soruyu bir
başka biçimde sorayım şimdi de: Gerçekten çok severek dinlediğiniz bir müzik
parçası ya da çok sevdiğiniz bir filmin başkası tarafından hiç
sevilmeyebileceğini düşündünüz değil mi mutlaka? Buna rağmen çevremizdekilerin
zevklerine, alışkanlıklarına, yaşam biçimlerine ne kadar saygı gösteriyoruz?
Onları mutlu etmek adına kendi zevk ya da yaşam tarzımızı mı dayatıyoruz yoksa
onların zevklerini dikkate almak konusunda titiz davranıyor muyuz?
Yıllar önce
özel bir okulda görev yapıyordum. Bölüm odamız kampüsteki binalardan birinin en
üst katında, diğer bölüm odalarıyla aynı katta ve sadece kendi branşımızdan
öğretmenlerinin kullandığı bir birimdi. Orasını kendi ihtiyaç ve zevklerimize
göre şekillendirmiştik. Kitaplığımız, çalışma masalarımız, bilgisayarlarımız ve
diğer teknik aletlerimizin yanı sıra su sebilimizden müzik setimize,
fincanlarımızdan, bardaklarımıza her şeyimiz vardı. Evimin çok uzak olmasından
sanırım, bölüm içinde en erken ben gelirdim hep. Kat hizmetlimiz Hamide hanım
henüz kat temizliğini bitirmemiş olurdu. Biz ona, gerek çok iri yarı, gerekse
tuttuğunu koparan, mücadeleci kişiliğinden dolayı "Hamido" derdik.
Bilenler bilir, 60'lı yılların sonuna dek adının sonunda "o" olan
eşkiyalarla büyüdük biz. Hamide hanım da bu lakaptan hoşlanır diğer
hizmetlilerle bir sorun yaşadığında "Bakın bana Hamido derler..."
diye göz dağı verirdi.
Sabah, ne
zaman bölüm odamızın bulunduğu kata çıksam ortalığı, bizim müzik setinden
yükselen bangır bangır bir Müslim Gürses ya da Sibel Can kaplamış olurdu. Bu
başına buyruk davranan dürüst, temiz ve saf kadın hepimizin annesi gibiydi ve
onun bu kaçamaklarına göz yumardık.
Bir gün
meslektaşlarımdan birisinin üniversiteden hocası da olan Prof. Dr. Ali
Demirsoy'un bizim bölüme ziyarete gelmesi söz konusuydu. O sıralarda
televizyonlarda bile sıklıkla tartışılan Evrim Teorisi, bölümümüzde de
tartışılacaktı. Ali bey, arkadaşımızın eşi tarafından son ders saati içinde
bize misafir gelecekti. Aynı gün bir diğer arkadaşımızın hasta olması nedeniyle
benim de onun derslerini doldurmam gerektiğinden son derste hiç kimse bölüm
odasında olamayacaktı. Ali beyin, arkadaşımızın eşi ile birlikte bölüm odasında
15 dakika kadar yalnız kalması söz konusuydu. Arkadaşımızın eşi yabancımız
değildi, üstelik meslektaşımızdı ama Ali beyi geldiğinde karşılayamamak
hepimizin canını sıkmıştı. Hamido'ya sıkı sıkı tembih ettim: "Aman gözünü
seveyim Hamidocuğum, bugün son derste buraya dünyaca ünlü bir profesör gelecek.
Sen sen ol, hizmette kusur etme, 15 dakika kadar oyala misafirlerimizi."
dedim.
Son dersten
çıktığımızda misafirlerimiz gümüş zarflı fincanlarda kahvelerini yudumluyor,
gümüş çikolatalıktaki çikolataları atıştırıyordu. Hamido, elinde gümüş bir
tepsi, kapının kenarında anaç bir halde bekliyordu. Arka planda Vivaldi'den
"Dört Mevsim" gayet dozunda bir sesle ortamı sarmış ilkbahar
bölümünün nameleri odaya yayılmıştı. Gerek arkadaşımın eşi gerekse Ali hoca
huzurlu bir gülümseyişle karşıladılar bizi. Hepimiz şaşkınlıkla birbirimize
baktık, bu gümüşlerin hiçbirisi bölüme ait değildi ve nereden geldiğine dair
hiçbirimizin en ufak bir fikri yoktu. Toplantımız gayet güzel geçti. Çıkışta
Hamido'ya malzemeleri nereden bulduğunu sordum. "Üzümünü ye de bağını
sorma" dedi gülerek.
Ertesi gün
genel müdürün sekreteri ile karşılaştım. "Hayırdır, ululardan bir
misafiriniz varmış kim geldi ki sizin bölüme?" diye sordu. Nereden haberi
olduğunu sordum doğal olarak. Hamido, genel müdür sekreterine, "Biyoloji
bölümüne ululardan ulu bir misafir gelecek, sen de ki İbrahim Tatlıses ben
diyeyim Kadir İnanır." demiş ne var ne yok toplamış almış. Anlaşılan
Hamido bölümümüzün birbirinden farklı fincanlarını misafirimize layık görmemişti.
Dahası bizim CD'lerden birini de müzik setine koymuş misafiri öyle
karşılamıştı.
Hamido'nun
gösterdiği duyarlılığı biz kendi yaşamımızdaki diğer insanlara ne kadar
gösterebiliyoruz? Kendi beğenilerimizi değil onlarınkini ne kadar dikkate
alıyoruz? "Paylaşmak" dediğimiz şey hangi noktada bitiyor? Hangi
noktada dayatmalarımız başlıyor?
Sevgiyle...
Ayşe İhsan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder