24 Ocak 2014 Cuma

O AHŞAP TEPSİ VE BİR DEMET NERGİS

Nergis Suzan’ın anısına
Seni çok özlüyorum kalbimin kızıl saçlı bacısı…

Bugünkü yazım pek de kişisel gelişim yazısı olmayacak. Buram buram hasret kokan bir miktar özeleştiri içeren, çuvaldızı kendime batırmaya çalışan bir şeyler işte…
“Halacım bu tepsiye çok kötü davranıyorsun.” dedi Yağmur. Mutfak lavabosunda ova ova yıkamakta olduğum, üzerinde eskitilmiş fotoğraf bulunan elimdeki ahşap tepsiye baktım. Suzan’ın benim için yaptığı ve gitmeden bir yıl önce bana hediye ettiği o tepsiye. O son bir yıl kullanmaya kıyamadığım, Suzan gittikten sonra ise iki yıl boyunca görmeye bile tahammül edemediğim tepsiye. Suzan gitmişti ve ben tepsiye küsmüştüm. Suzan gitmişti ve gideceğini bilmeme rağmen, ne kadar da hazırlıksız yakalanmıştım. Hani sanki bana gelmiş, oturup sohbet etmişiz sonra gitmiş, ben balkondan bakarken o karşıdan karşıya geçiyor ve bir arabanın altında kalıyor. Öylesine ani bir ölüm gibi. Suzan’a; sigara içtiği için, gitmeyi kabullendiği için ve beni, bizi bıraktığı için öylesine kızgın ve kırgındım ki. Üstelik biyolog yanım, “Küçük hücreli akciğer kanserinin çaresi yok” derken.
Tepsiyle küs olduğum gerçeği ile sözüm ona yüzleşmem dediğim gibi iki yılımı aldı. Yağmur’un uyarısıyla anladım ki tepsiye hala kızgınım, çünkü Suzan’ı hala çok özlüyorum. Bunu başka bir şeyle aynı anda fark ettim: Ben dört yıldır eve nergis de almıyorum. Hep bir bahanem var almamak için: Ya yeterince diri değiller, ya yeterli miktarda bozuk param yok, ya satıcının başı çok kalabalık… Sonra nergis mevsimi geçer sümbüllere, lalelere, papatyalara karışır ve bir yılı daha savuşturmuş olurum.
O buz gibi soğuk 25 Ocak günü, bundan tam dört yıl önce, Karabağlar’da mezarının başında, donmuş toprağın üzerinde beklerken, rüzgârın yüzümü parça parça etmesine, gözümdeki burnumdaki ıslaklığın donarak canımı acıtmasına ve üstelik de soğuktan uyuşmakta olan ayaklarımın acısının ölüm acısını bile bastırmasının vicdan azabına dayanmaya çalışırken, elimdeki nergis demetine sarılmıştım güç almaya çalışır gibi. Nergislerin vahşi kokusu burnumdan girip bütün bedenimi ele geçirmişti. Taze kazılmış, mezarlık toprağı ve torf kokan toprak kümesi kürek kürek Suzan’ın üstüne atılırken en sevdiği, ona ikinci adını veren çiçekleri de demet demet fırlatmıştık üstüne.
Üstelik;
Ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism ü canımı
Bir harap abade döndürdü dil-i viranımı
Bugünkü Türkçeyle yaklaşık olarak
“Ayrılığın kavurucu ateşi varlığımı ve canımı yaktı
Bir harabeye döndürdü viran gönlümü” diyor beynimde dönüp duran şarkı.
Dostu Hacı Arif Bey’in ölümü üzerine bestelemiş Hacı Faik Bey. Benim de canım gitmiş tıpkı Hacı Faik Bey gibi. Bir de “Suzan” geçiyor ya şarkıda; adı ateş saçı ateş kendi ateş bacımın ismi.  
İşte o gün son kez elime almışım nergisleri.
Yüzleşmek gerek. Korkularla, kaygılarla, takıntılarla yüzleşmediğimizde çiçeğe küsmek, tepsiye kızmak kadar trajikomik davranabiliyoruz bazen. Yaşam koçuymuşsun çiftçiymişsin, doktormuşsun, öğretmenmişsin fark etmiyor. İnsanız ve saçmalayabiliyoruz. Durumun daha da acıtıcı olan asıl yanı şu ki, danışanlarımla konuşurken söylediklerimi kendi hayatıma ne kadar uyguluyorum diye sürekli sorgularım kendimi.
Suzanım; seni özlüyorum, çok özlüyorum, gittiğin için sana çok da kızmışım besbelli. Geride kalmak hep daha zor çünkü ayrılıklarda. Ama bak, artık nergis alıyorum evime, muhteşem kokusunu içime çekiyorum, senin kadar vahşi ve bir o kadar da baş döndürücü olan…
Bugün gidişinin dördüncü yılı bitti ve hala bir şeyler öğreniyorum senden. Işığın hiç eksilmesin…
http://www.youtube.com/watch?v=0CATmo8FCdo (Münir Nureddin’den Ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism ü canımı)

Hasretle…

Ayşe İhsan


5 Ocak 2014 Pazar

SAĞLIKLI BİR AİDİYET DUYGUSUNA SAHİP MİYİZ?

Haziran’dan beri ortalık toz duman. Sonbaharla birlikte yatışır gibi olan ortalık 17 Aralık’tan bu yana yeniden kalktı koptu. Bir işaretle istifa eden milletvekilleri, kefenli karşılama grupları, “Çalmışsa bile bir bildiği vardır” diyenler, “Allah bir erkekle olmamı yasak etmeseydi başbakanla evlenirdim” diye tweet atan erkekler, son peygamber Hz Muhammed ve onun kitabı Kuran’a iman edip başbakanı ya da Pensilvanya’da ikamet eden bir zatı peygamber ilan edenler, karar almak için hocasına danışan Yargıtay mensupları, düğmesine basılınca harekete geçen kolluk kuvvetleri…

Ait olma duygusu, binlerce yıldır başta kendi türünden olmak üzere diğer canlılarla ortak yaşam alanını paylaşan insanın, türünü devam ettirebilmesi için gerekli bir duygudur. Topluluklar halinde yaşayan diğer canlı türleri gibi insan türünün üyelerinin de tek başına varlığını sürdürebilmesi ve bugünlere gelebilmesi mümkün olamazdı. Bu nedenle bir topluluğa bağlanma, ona ait olduğunu hissetme güdüsü doğuştan getirdiğimiz bir güdü olarak da nitelenebilir. Bir ülkeye, bir şehre bir aileye bir okula, iş yerimize ya da bir derneğe ait olmak, kişinin kendini güvende hissedebilmesinin temel koşullarından biridir.

Bazı insanlar bilirsiniz ‘Emekli olduğumda şu şehre veya bu ilçeye yerleşeceğim’ derler. Oralı değillerdir belki ama o yerin havası, suyu, insan ilişkileri, doğası ya da başka bir özelliği onu oraya çekmektedir. Dolayısıyla da kişinin kendisini en iyi ifade edebildiği, kabullenilme ve onay ihtiyacını tatmin ettiği yerler kişide aidiyet duygusu oluşturmaktadır. İnsanlar tek başlarına kaldıklarında çoğu zaman kendilerini güçsüz, iyi işlere başlama ve bitirebilme konusunda umutsuz ve çaresiz hissedebilirler. Bu da yaşam motivasyonlarında azalmaya neden olur. Kişideki temel duygular olan kimlik duygusu ile aidiyet duygusu tatmin olduğunda; bağlar ve dostluklar kurulur, birlikte çalışabilme ve yaşayabilmenin önü açılmış olur. Çünkü sahiplenmek ve sahiplenilmek, yaşama sıkı sıkıya tutunabilmenin de ön koşuludur.

‘Ben bu ülkeye, bu şehre bu aileye, bu kuruma… aidim.’ diyebilmek, aidiyet duygusunu yaşayabilmek, ‘Bu ülke, bu şehir, bu aile, bu kurum bana sahip çıkacak ve ben yapmak istediğim her şeyin arkasında durabilecek güce ve yetiye sahibim.’ duygusunu yaratır. Böylece güvenle yaşamda yürüyebilir, üretken ve yaratıcı olabiliriz.
Endüstri toplumunun ve endüstri sonrası toplumun sosyolojik sorunlarından biri, insanların milyonların içinde sıradanlaşması, silikleşmesi ve “hiç kimse”leşmesidir. İnsanın içinde yer aldığı cemaat, okul, kurum… kişiye bir kimlik, diğer bir deyişle toplumun içinde bir varoluş aracı kazandırmaktadır. Bireyin içinde yer aldığı kurumun toplumun içinde tanınması ve takdir görmesi, kişiyi kuruma sahip çıkmaya yöneltir. Böylece, bireyde de kendi yaptığı işin daha iyisini yapmak için bir heves, bir tutku gelişecektir. Kişi yaptığı işi, özen göstererek, kendi "öz"ünü katarak daha iyi yapmaya çalışır. Bütün bunlar kişinin, bağlı olduğu kurumun "hayran duyulacak özelliğinin" gelişmesine katkıda bulunmasına neden olur ve döngü devam eder. Hayran duyulacak özellik gelişince, kamuoyunda tanınma olur; kurumun içindeki bireye sahip çıkar, bu da döngüyü başa, hayran duyulacak özelliğin yeniden pekişmesine götürür.

Kişiler aidiyet duygusunu sağlıklı bir biçimde tatmin edemediklerinde, sağlıksız yollara başvururlar. Bu sürecin başlangıcı çocukluğumuza dek gider. Çocuk, özgün bir birey olarak kabul gördüğü bir aile ortamında büyümemişse hem farklılığını hissedemez hem de aidiyet duygusunu tatmin edemez.
Aslında hem farklı olduğumuzu hem de bir yere ait olduğumuzu hissetmek isteriz. Aidiyet duygusunu tatmin edecek bir ortam yoksa kendimizi farklı hissedeceğimiz bir alan da yoktur. Ait ya da benzer olma ihtiyacı ile tam zıttı olan özgün ya da farklı olma ihtiyacı aslında birbirini tamamlar. Biri sağlıklı tatmin edilemiyorsa diğerinin tatmini de sağlıksız olacaktır. Örneğin aidiyet duygusunu sadece tuttuğu takımla tatmin eden kişiler farklılık duygusunu da bu temel üzerinden oluşturacak ve diğer takımların taraftarlarını düşman olarak algılayacaktır. Aidiyet duygusunu sadece kendi inancı, dini ya da mezhebi ile sınırlayanlar, doğal olarak diğer inanç, din ya da mezheplere kendilerini ifade etme şansı tanımayacaklardır.

Sağlıklı bir aidiyet duygusu, kendimizi kimseyle kıyaslamadan farklılığımızı hissedebilmekten geçer. Bu yaklaşım bizi, kendi seçtiğimiz ve bizi geliştiren bir yere ait olmamız gibi bir anlayışa götürür ve ait olduğumuz yerde; vefalı bir dost, özverili bir çalışan, sorumlu bir hemşeri ve bütüne katkıda bulunan bir birey oluruz.

Yaşamın nitelikli birlikteliği, farklılıkların zenginliğini görebilmekten, hakça ve doyurucu bir paylaşımdan, birlikte yaratabilmekten geçer.

Dostlukla...

Ayşe İhsan


14 Aralık 2013 Cumartesi

OSMANLI EKMEĞİ

Evimin yakınında büyük bir süpermarket var. Toplu alışverişlerimin yanı sıra gündelik alışverişlerimi de oradan yapıyorum. Geçende hamur işleri reyonunun önünde ekmek seçmeye çalışırken, görevli hanımlardan biri burnuna kadar dizdiği ekmekler nedeniyle önünü güçlükle görmeye çalışarak yalpalaya yalpalaya geldi, önünde durduğum ayaklı metal ekmek sepetine doğru. Elindekileri sepete boşaltmasına ve dizmesine yardım ettim. Hayretle bana baktı. Kocaman gülümsedi. "Osmanlı ekmeğini tavsiye ederim, çok beğeneceksiniz" dedi. "Her ne zaman isterseniz sizin için bir tane bulurum, olmadı yaratırım." Ben iyi günler dileyip o bölümden ayrılırken hamur işleri reyonundaki hanım cıvıldayarak bağırıyordu: "Kendinizi iyi hissetmek için, osmanlı ekmeği..."

Kasiyerler, görevleri gereği gülümsüyorlar, gülümsemeleri yüzlerine yansımıyor. Kasada ödeme yapan müşteriler, kasiyerlerin iyi dileklerini bir baş hareketiyle bile cevaplamak gereği duymuyorlar, sanki kasiyerler şeffafmış gibi onlara bakıp arkalarındaki bir yerleri görüyorlar.
Sıra bana geldiğinde, içten bir "merhaba" diyorum, kasiyer irkiliyor, göz göze geliyoruz, tüm yüzümle gülümsüyorum, gülümsemem ona da geçiyor ağzına değil sadece, gözlerine, tüm bedenine. Bir tık arttı içindeki yaşama sevinci, biliyorum...

Marketten dışarı çıkıyorum, köşedeki midyeci soğuktan ellerini ovuşturuyor. "Hayırlı işler" diyorum el sallayarak. O da irkiliyor, kocaman gülümsüyor.

Karşıya geçiyorum. Arabalı balıkçı ve çevresindeki kediler konuşlanmış yine yerlerine. "İstavritler iyi mi?" diyorum gülerek. Ağzımda, demin aldığım osmanlı ekmeğinin köşesi, sesim boğuk çıkıyor. Muhteşem tadın ağzıma yayıldığını hissediyorum. Balıkçı el sallıyor, gülümsemem ona geçmiş, "Sana uskumru vereyim kulağına kar kaçtı, tam zamanıdır" diyor.

Hepimiz, sadece gülümseyerek çevremizdekilerin mutluluğunu bir basamak üste çıkarabilmek mucize gücüne sahibiz. Benimkini kim yukarı çıkaracak diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. 

Aynaya bakın: Siz!

Sevgiyle…


Ayşe İhsan




26 Kasım 2013 Salı

BİR MEKTUP

Bugün kütüphanemde temizlik yaptım. Aman Allahım! Ne çok kâğıt, ne çok dosya saklamışım. İşe yarar diye, hatırası var diye, bir gün lazım olur diye sakladıklarımı tek tek gözden geçirdim. Veee ne buldum?

Yıl 1998, özel bir okulda çalışmaktayım. Etimizden, yünümüzden, derimizden tam anlamıyla yarar sağlanıyor. Örneğin haftada 30 saat derse girip ayrıca TÜBİTAK Olimpiyat ekibini çalıştırıyor, üstüne de iki tane TÜBİTAK Biyoloji projesi danışmanlığı yapıyorum. Ayrıca aynı zamanda bir dershanede çalışır gibi deneme sınavları, konu sonu testleri gibi çalışmalarda kullanılmak üzere özgün test sorusu da hazırlıyorum. Yazılı sorusu hazırlamak, yazılı okumak, nöbet tutmak, her hafta zümre ve öğretmenler kurulu toplantılarına girmek, kol ve kulüp faaliyetleri de cabası.

Derken, bütün öğretmenlere bilgisayar kursu, ardından da sertifika verdiler. Yavaş yavaş bilgisayar ortamına geçiyoruz çünkü. Sonra da hotmail’den bir mail adresi dağıttılar. Bende şafak attı. O kızgınlıkla müdürüme uzuun bir mektup döşendim. İşte, bugün temizlik yaparken bulduklarım arasında o mektubun müsveddesi de vardı. Niye mi o kadar kızdım? Mektubum aşağıda, buyurun okuyun.

Sayın Müdürüm,
Rönesans’la birlikte “kimlik” daha sistematik olarak sorgulanır oldu. Batı’da, feodal sistemde efendinin köylülerinden herhangi birisi olan kişi, kapitalizme geçiş sürecinde “birey” olduğunu farkına vardıkça “ben” olgusunun yanı sıra “sen”, “öteki”, “onlar”… gibi kavramlar da ortaya çıktı ve sorgulanır oldu.

Varlıkların farklı özelliklere sahip olduklarını “fark etmek”, anlamayı ve öğrenmeyi yani “merak” duygusunu kamçılamıştır. “Merak” ise bilimin ve araştırmanın temelidir.
Aydınlanma Çağı ile birlikte portre yapımının hız kazanması tesadüfi değildir. İnsanlar kendilerini, diğerlerinden farklı kılan çizgileri betimletmek istiyorlardı. Doğu’da ise hâkim olan minyatürdür ki, minyatür sanatında bir bireyi diğerinden çok da farklı çizmemelidir usta. Örneğin bir atı daha önceki ustaların çizdiği atlardan farklı çizmek beceriksizlik olarak algılanıyordu. Yani varlıkları birbirine benzetebildiği ölçüde usta “usta”ydı. Orhan Pamuk,  Doğu ve Batı’nın düşünce sistematiğini sorgularken, Benim Adım Kırmızı adlı romanında bu durumu saptamaktadır.

Doğu Anadolu’da Beritan Aşireti’ne mensup olmak çok şey katar insana. Anadolu’nun orta ve batısında aşiret kavramı büyük ölçüde ortadan kalksa da (Sarıkeçililer, Karakeçililer artık birer nostalji) X ilçesinde, Y şehrinde doğmanın, Z sülalesinden çıkmanın insanlara ne gibi ayrıcalıklar sağlayabildiğine benim gibi siz de şahit olmuşsunuzdur.
Adam aşiretinden, ilçesinden, sülalesinden… koptu ya da koparıldı mı artık hiçbir şeydir. Çünkü o büyük bir organizmanın bir parçasıdır sadece, birey değildir. Nasıl ki büyük bir organizmadan kopan tek bir hücre, bağımsız yaşantısını sürdüremez ise, o da ayakta kalamaz kolay kolay. Bu nedenledir ki farklılıkları anlamaz, algılamaz, hoş görmez, merak etmez hele hele hiç sorgulamaz. Sürüden ayrılanı kurt kapar çünkü. Eski köye yeni adet getirilmemelidir. Ne deniliyorsa yapar, kolay yönetilir. Büyükleri her şeyi ondan daha iyi bilir.  Organizmayı yöneten sistem ne diyorsa doğru diyordur, hikmetinden sual olunmaz.
Soruların olmadığı, cevapların ise çoktan verildiği böyle toplumlarda ise araştırma olmaz, sorgulamak ise kavgaya dönüşür. Çünkü bu tür toplumlara “akıl” egemen değildir. Bu tür toplumlarda merak ve sorgulama ikilisinin yöntemlerini kullanan bilim de gelişemez doğal olarak.

Batı’da “kimlik” kavramının sorgulanması ile bilimsel ilerlemelerin paralel gitmesi tesadüfi değildir. Bu bağlamda da her şeye bir ad vermek ve o varlığın diğerlerinden farkının altını çizmek, yapılan temel işlemlerden birisidir. Biyolojide de Sistematik denen alt bilim dalı (Biyolojik varlıkları benzerlikleri ve farklılıklarına göre gruplayıp adlandırma)yöntemleri açısından bu dönemlerde son şeklini almıştır denilebilir.

Ad önemlidir, çünkü bireyi, farkı ifade eder. Bu nedenle Batı, sadece birbirinin aynısı olan seri üretimlere numaralar vermekle yetinmiştir. Bir de binlerce göktaşını barındıran Asteroidler Kuşağı’ndaki asteroidlerin numarası vardır. Yani numaralandırmak, o varlıkların birbirinden ayırt edici, dikkate değer özellikleri olmadığını kabul etmek demektir. “Numarası yok adı var” bir jean firmasının reklam sloganı olup saydığım nedenlerden ötürü Batı’da pek tutarken bizde dikkate değer bir ilgi oluşturmadı. Oysa soyadı kanunu çıktığında “ad”landırmak amaçlanmıştı ve özellikle sülale adları ve lakaplarını soyadı olarak almak yasaklanmıştı. Ama buna hazır olmayan insanlar görevli memurun önünde sıraya geçip lakaplarını soyadı olarak alamayacaklarını öğrendiklerinde, hazırlıklı da gelmemişlerse memurun yaratıcılığıyla, Birinci, İkinci, Üçüncü gibi soyadları aldılar ve yine numaralandırıldılar.

Beklerdim ki belli bir düşünce sistematiğine sahip olduğunu iddia eden, sorgulayıcı bireyler yetiştirme iddiasında olan okumuzda bu hata yapılmasın. Bireysel kimliğime özen gösterildiği gibi başkalarınınkilere de saygı duyulsun. Ama bugün bir de baktım ki benim de artık bir numaram var: itk190. Bu durumun pratik bir yararı olduğu söylenebilir. Ama kurum çalışanlarına e-posta adresi veren kuruluşların çoğu (örneğin gazeteler gibi)çalışanların isimlerini öne çıkarıyorlar. umurtalu@hurriyet.com gibi. Ha, deniliyorsa, gazeteyi var eden gazetecilerdir ve doğaldır ki adları da vurgulanacaktır. Bu kurumu var eden tahtalar, dolaplar, sıralar mıdır? Sıraların, tahtaların, dolapların numarası olur ama benim de numaram varsa sizce ne düşünmeliyim?

Tüm bunlar bir yana okulum bana bir de şifre numarası vermiştir, itk 734. Üstelik değiştirilemez bir şifre. Benim bunu değiştirememem; aşiret toplumunda giz ve sır olmamasına, yöneticilerin, şeyhin, şıhın tüm sırlara vakıf olmasına, her şeyi bilmek zorunda olmasına ne kadar benziyor değil mi?

Sonra da biz bu kurumda bilimsel çalışma mı yapacağız?


Saygılarımla. 

Sevgiyle kalın...

Ayşe İhsan

13 Kasım 2013 Çarşamba

İSTEYİN OLSUN

Göztepe çocuğuyum ben. Yıllarca ailemle Göztepe’de yaşadım. Evlenince Üçkuyular’a taşındım. Henüz çalışmıyordum. Haftada birkaç gün Üçkuyular’dan Göztepe’ye yürüyerek ailemi ziyarete gelirdim. Mithatpaşa Caddesi boyunca bir yandan yürürken bir yandan da vitrinlere bakar, alışveriş yapar, rastlaştığım tanıdıklarla ayaküstü sohbet ederdim. Oğluma hamile kalınca bu yürüyüşler günlük rutinimin bir parçası haline geldi. Hamilelik dönemimde hayretle bir şeyi fark ettim. Aylardır yürüdüğüm yürüyüş güzergahımda ne de çok çocuk giysisi ya da oyuncağı satan dükkan vardı. Onlar hep oradaydılar ama ben yeni fark etmiştim, daha önce dikkatimi hiç çekmemişti. “Algıda seçicilik” adı verilen bu durum aslında hiçbirimizin yabancısı değil.
Ben bugün bu konuya farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum: Bazen başımız fena halde sıkışır. Ya parasal yönden zora girmişizdir, ya işimizi kaybetmişizdir, ya da duygusal problemlerimiz vardır… Hani hiçbir şeyin yolunda gitmediği, her şeyin insanın üstüne üstüne geldiği o karanlık anlar. Eskilerin “Geldi mi üst üste gelir” dediği dönemler. Biliriz ki “Gecenin en karanlık noktası sabah aydınlığını içinde taşır.” Biliriz ama yine de o an her şey kapkaranlık görünür bize.  Sonra bir şeyler olur, gökyüzündeki bulutlar dağılır yeni çözümler, çözüm yolları bulunur.
Aslında zora girdiğimiz andan itibaren bütün benliğimizle çözüm yolları aramaya başlarız. Farkında olsak da olmasak da tüm algılarımız yeni durumumuza kanalize olmuştur ve daha önce görmediğimiz, yanı başımızda olan seçenekleri, çözümleri görmeye başlarız. Yeni koşullardan “yeni ben” yaratırız. Sanki ilahi bir şekilde yanı başımızda beliriveren çözümler aslında hep oradadır ve bizim onları fark etmemizi beklerler. Onları fark ettiğimiz anda çözüm süreci de başlar. Çözüm sürecine girmemizle birlikte bulutlar dağılmaya içimiz yeniden aydınlanmaya başlar.
Örneğin ben, en parasız anlarımda hep sokakta para bulmuşumdur. Bunu, şans ya da ilahi bir destek olarak değerlendirmek de mümkün ancak ben beden dilimin o andaki haliyle açıklıyorum bu durumu. Başım önde omuzum çökük yola bakarak yürürken yerdeki parayı görme olasılığım, cebimde para varken ve omuzlarım dik olarak ileriye ya da vitrinlere bakarak yürüdüğüm zamanlara göre daha fazla doğal olarak.
Günümüzün yükselen trendi, “İsteyin olsun!”un temeli de bu süreçtir zaten. Neyi istiyorsak, daha doğrusu neye odaklandıysak onunla ilgili verileri ipuçlarını toplamaya başladığımızdan ya da hayatımızda olanları bu pencereden bakarak yorumladığımızdan, gerçekten istiyorsak olur zaten.
Gerçekten istemek, o durumla ilgili kafa yormak, plan yapmak ve harekete geçmek demektir. Yoksa sabahtan akşama kadar transa girip sayısalın size çıkmasını beklemekten, bütün gün iş ilanlarına bile bakmadan evde oturup iş bulmaktan, sanal ya da gerçek hiçbir insan topluluğuna karışmayıp arkadaş bulmaktan söz etmiyorum.
Ben istiyorum ve oluyor sizde durum nasıl?

Sevgiyle…


Ayşe İhsan



1 Kasım 2013 Cuma

ANILAR - MANTICI FATMA TEYZE

Göztepe ve Mithatpaşa’daki yalıların, bahçe içindeki evlerin hızla apartmanlaşmaya başladığı dönemlerde onbir daireden oluşan çocukluğumun apartmanında herkes yıllardır temel komşusuydu. Kiracı bulunmayan bu apartmanda sakinler birbirinin sadece komşusu değil aynı zamanda arkadaşı, sırdaşı, her şeyiydi. Çocuklar ve babalar evden gittikten sonra anneler işe koyulur saat on civarında bütün işler bitmiş olur ve sıra günün olmazsa olmazına, sabah kahvesi sefasına gelirdi. Her gün başka bir dairede gerçekleşen bu ritüelde komşular sanki günlerdir görüşmüyorlarmış gibi konuşacak bir sürü şey bulur, örgü, dantel örnekleri paylaşılır, çokça da dertleşilirdi.
Fatma Teyze, bizim hemen bir üstümüzde otururdu, okuma yazmayı büyük oğlu ilkokula giderken öğrenmiş olan bu kadın, Boşnak kökenliydi, hiç okutulmamış, ondördünde evlenmiş, onbeşinde, büyük oğlunu onsekizinde ise küçüğünü kucağına almıştı. Fatma Teyze’nin eşinin, yüksek gelir getiren bir işi vardı ve haftanın üç günü gece eve geliyorsa, dört gününü iş seyahatinde geçiriyordu ya da biz öyle biliyorduk.
Onun evinin temizliği, düzeni, yemeklerinin hele de hamur işlerinin lezzeti dillere destandı ama özellikle de mantısı. Hatta öğleden sonraları yapılan ev gezmelerinde – annem onlara ‘gün’ diyordu – sıra Fatma Teyze’ye geldiğinde o, diğer hanımlar gibi üç çeşit tuzlu, iki çeşit tatlı falan gibi geleneksel olmuş ikramları yapmazdı. Çünkü herkes ondan mantı yapmasını isterdi.
Bir gün nasıl olduysa, Fatma Teyze’nin eşinin aslında iş seyahatine gitmediği, başka bir evi ve karısı daha olduğu ortaya çıktı. Mehmet Amca – Fatma Teyze’nin eşi – bu ilişkiyi inkâr etmediği gibi “Aç değilsin, açıkta değilsin, ailen çok fakir, nereye gidersin, kabullen bu durumu” demiş.
Apartmanın gündemine bomba gibi düşen bu haber günlerce tartışmalara neden oldu. Fatma Teyze Nuh diyor peygamber demiyordu, tutturmuştu ayrılacağım diye. Bütün kadınlar vazgeçirmeye çalışıyorlardı bu kararından: “Nereye gideceksin, ne yaparsın, işin yok, mesleğin yok, diploman yok, bir yerden gelirin de yok, yapma etme, öfkeyle kalkan zararla oturur, düzenini bozma, bak bize, herkesin kocası sanki çok mu edepli, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkü dükkânıdır. Sabırlı ol, sabrın sonu selamettir. Elbette o da durulacak uslanacak, aslan gibi evlatların var kendini düşünmüyorsan onları düşün. Bütün mal mülk kocanın üstüne, maazallah kızdırırsan zırnık koklatmaz, sefil olursun, güzel kadınsın, kötü yola düşersin…”
Henüz evlilikte mal ortaklığı rejiminin değil uygulanması, varlığının bile olmadığı hatta tartışılmadığı yıllardı. Mehmet Amca gerçekten de Fatma Teyze’yi nafakasız, evsiz ortada bırakıverirdi. Böylece Fatma Teyze’nin pişman olup çaresiz kalıp eski düzeni sürdürmesi için onu zorlardı. 
Fatma Teyze, bütün önerilere başını iki yana sallayarak cevap veriyor tek kelime etmiyordu. Bir kahve toplantısından sonra evine çıktı, eşinin sekreterini arayıp. “Kızım, şoförü yolla Mehmet Bey’in eşyalarını alsın evden” demiş. Mehmet Amca’nın kişisel eşyaları iki bavula sığdı ve kapının önüne kondu. Bu tavır, apartmanın diğer sakinleri tarafından hiç de hoş karşılanmadı. Fatma Teyze’nin gereksiz bir inadı sürdürdüğünü düşünüyorlardı. Üstelik onun bu meydan okuyan tavrı, diğer kadınları kendileriyle yüzleşmeye de zorladığından rahatsızlık veriyordu.
Fatma Teyze aynı gün en yakın kuyumcuda bütün bileziklerini, yüzüklerini ondört ayarlıklara kadar bozdurdu, bir hafta sonra apartmana yakın bir kavşakta başka bir apartmanın zemin katında 20 metrekarelik bir dükkân tuttu. Üç masa oniki sandalye ve bir tezgâhla bir ay sonra mantıcılık yapmaya başladı, en iyi bildiği işi…
Henüz ev yemekleri dükkânları furyası başlamamıştı. Yakındaki üniversitenin öğrencileri, banka çalışanları, onun lezzetini bir kez tatmış çalışan çalışmayan… akın akın gelmeye başladı dükkâna. Bir gelen bir daha geliyor, bir yiyen başkasını da getiriyordu. Bir süpermarket zincirinden gelen teklif üzerine işi büyüttü, mantıları fırınlayarak dayanıklı hale getirip paketleyerek satmaya başladı. Siparişler o kadar fazlaydı ki büyük bir üretim yerine taşınmak zorunda kaldılar. Mehmet Amca’nın eşyalarının kapı önüne konmasından altı ay sonra Fatma Teyze, boşanmış, yıllardır oturduğu evi boşaltmış olarak sekiz kadının harıl harıl mantı hamuru açtığı 200 metrekarelik bir işyeri sahibiydi.
Büyük oğlu bir sene sonra işletmeden mezun olduğunda kurulu bir düzenin başına geçti, üç yıl sonra da küçük oğlu işlerin diğer kısmını devraldı.
Küçük oğlu da iş güç sahibi olduğunda Fatma Teyze kendini emekliye ayırdı, çok sevdiği mantı yapma işini artık sadece ahbapları, komşuları ve oğulları evlendiği için kalabalıklaşan ailesi için yapıyor.

Birçok kadın ve erkek, bilinmezin tehlikeli sularında yüzmektense bilindiğin esaretine boyun eğer. Bilinmezlik bilinçaltı korkularını körükler çünkü. Fatma Teyze gibi bazı savaşçılar için durum farklı. Onlar, “Başkalarının düşünceleri benim gerçeğim olamaz” diyebiliyorlar. 

Sevgiyle...
Ayşe İhsan


14 Ekim 2013 Pazartesi

AN’I YAŞAMAK

Sokakta dolaşırken eve gider gelirken aklıma her estiğinde sürekli yaptığım bir şey var: Bilmediğim sokaklara dalmak, binalara, ağaçlara, çiçeklere, denize, balık tutanlara bakmak, kimi zaman da bir kafeye kendimi atıp bir kahve içmek.  Ama gerçekten kahve içmekten bahsediyorum.
Bir hayat koşuşturmacasıdır gidiyor. Evden işe, işten eve yetişme telaşı hiç bitmiyor. Bir taraftan akşama ne yesek planları, bir taraftan yarın gidilecek doğum gününe ne hediye almalı kaygıları. Dişçi randevusuyla veli toplantısı çakışmış. Hafta sonu şöyle bir ailecek gezmeye gidelim diyeceğim ama çocuğun dershanesi var. Bu çocuk da düzenli çalışma alışkanlığını bir türlü oturtamadı gitti. Eve gidince yemek yenecek, duş alınacak, işten getirilen evraklar gözden geçirilecek. Saat altı olmadan hava kararıyor içime de karanlıklar basıyor, bu trafik de bitecek gibi görünmüyor. Kışa henüz girmedik ama ama ekonomik tatil için şimdiden yer seçilmeli, en azından nereye gideceğimize karar vermeli, bayram için yılbaşı için rezervasyon yaptırılmalı. Koşturmaca hep koşturmaca. An’ı yaşayan yok.
Çevremde benimle birlikte bir şeyler içenleri gözlüyorum. Önünden, içtiği nesneyi kapıp sorsan; ne içiyorsun diye bir duralayacak, yüzüme bakacak. Aynı anda tabletine bir şeyler yazıp, telefonla konuşan ve bu arada kahve ve sigara içenler artık azımsanmayacak kadar çok.
An’ı nasıl yaşadığımızın hiç mi hiç farkında değiliz. Hep bir sonraki saati, bir sonraki günü, bir sonraki yılı planlama derdinde, ömrümüz akıp gidiyor.
Eve gidince yapmamız gerekenleri düşünmekten köşedeki çiçek satan kızın rengarenk giysisini, neşeyle gelip geçene laf atmasını, çiçeklerin güzelliğini fark etmiyoruz. Yarın işe giderken ne giysemi düşünürken, o an üzerimizde olan kıyafetin bizi rahat ya da mutlu edip etmediğini ayırt edemiyoruz ya da ne kadar severek aldığımızı. Bir sonraki sene yapacağımız tatili planlarken bizi saran stres, keyifle gidilecek tatilin keyifle seçilmesi gerektiğini unutturuyor bize. Duşa bile bir görev eksilsin diye giriyoruz. Suyun arındırıcı etkisine teslim olup, ruhumuzdaki stresi de yıkayıp temizlenmek yerine, bir acele girip çıkıyoruz duşa. Saçımızı kuruturken bir taraftan krem sürmeye, dişimizi fırçalarken bir taraftan yere dökülen çamaşırları toplamaya çalışıyoruz.
En son ne zaman sadece kahve içtiniz? En sevdiğiniz diziyi seyrederken, misafirlikte ikramı kabul ederken, en sevdiğiniz arkadaşınızla sohbet ederken size eşlik eden kahveyi sormuyorum. Gerçekten sadece kahve içmek için durduğunuz, kahvenin tadını hissederek keyfini yaşadığınız an’ı soruyorum. Kahvenin muhteşem aromasını damağınızda hissettiğiniz, kokusunu içinize çektiğiniz an’ı. Yani kısaca sadece kahve içmek için durduğunuz ve yaptığınız eylemin farkında olduğunuz an’ı.
İş toplantısında içtiğiniz kahve, kahve değil. Sanki görev gereği söylenmiş, siz konuşurken yarısı fincanda kalmış, soğumuş, boynu bükük. Kimimiz tam toplantı masasından kalkarken dipte kalanı bir yudumda ittiriveriyor midesine, görev gereği yine. TV izlerken yediğiniz yemek, yemek değil. Haberlerin acımasız gerçekliğine kendinizi kaptırmışsınız, ağzınızdaki tat, ekşi mi acı mı farkında bile değilsiniz.
Her şeyi eş zamanlı yapmaya o kadar alışmışız ki. Otobüslerde kulaklıkla müzik dinleyenler ya da arabalarında CD’yi otomatik hareketle yerine ittirip müzik dinleyenler… Gerçekten müziği dinliyorlar mı? Notaların tınısını, uyumunu kalplerinde ruhlarında hissedebiliyorlar mı? Duyuyor musunuz müziği gerçekten?
Durmak lazım oysa, gerçekten durmak. TV'yi, müziği kapatıp tamamen sadeleşmek ve o an’a; bir gün, bir ay ya da bir yıl sonraya değil, o an’a, canınızın ne istediğine gerçekten ne istediğine odaklanmak. En sevdiğimiz arkadaşımızla sohbet ederken sadece sohbete odaklanmak, çocuğumuzu ya da eşimizi dinlerken gerçekten dinlemek…
An’ı yaşamak ve tadını çıkartmak lazım.
Kahve demişken, hadi ev halkı kahve içelim! Sadece kahve…
Sevgiyle...

Ayşe İhsan