5 Ocak 2014 Pazar

SAĞLIKLI BİR AİDİYET DUYGUSUNA SAHİP MİYİZ?

Haziran’dan beri ortalık toz duman. Sonbaharla birlikte yatışır gibi olan ortalık 17 Aralık’tan bu yana yeniden kalktı koptu. Bir işaretle istifa eden milletvekilleri, kefenli karşılama grupları, “Çalmışsa bile bir bildiği vardır” diyenler, “Allah bir erkekle olmamı yasak etmeseydi başbakanla evlenirdim” diye tweet atan erkekler, son peygamber Hz Muhammed ve onun kitabı Kuran’a iman edip başbakanı ya da Pensilvanya’da ikamet eden bir zatı peygamber ilan edenler, karar almak için hocasına danışan Yargıtay mensupları, düğmesine basılınca harekete geçen kolluk kuvvetleri…

Ait olma duygusu, binlerce yıldır başta kendi türünden olmak üzere diğer canlılarla ortak yaşam alanını paylaşan insanın, türünü devam ettirebilmesi için gerekli bir duygudur. Topluluklar halinde yaşayan diğer canlı türleri gibi insan türünün üyelerinin de tek başına varlığını sürdürebilmesi ve bugünlere gelebilmesi mümkün olamazdı. Bu nedenle bir topluluğa bağlanma, ona ait olduğunu hissetme güdüsü doğuştan getirdiğimiz bir güdü olarak da nitelenebilir. Bir ülkeye, bir şehre bir aileye bir okula, iş yerimize ya da bir derneğe ait olmak, kişinin kendini güvende hissedebilmesinin temel koşullarından biridir.

Bazı insanlar bilirsiniz ‘Emekli olduğumda şu şehre veya bu ilçeye yerleşeceğim’ derler. Oralı değillerdir belki ama o yerin havası, suyu, insan ilişkileri, doğası ya da başka bir özelliği onu oraya çekmektedir. Dolayısıyla da kişinin kendisini en iyi ifade edebildiği, kabullenilme ve onay ihtiyacını tatmin ettiği yerler kişide aidiyet duygusu oluşturmaktadır. İnsanlar tek başlarına kaldıklarında çoğu zaman kendilerini güçsüz, iyi işlere başlama ve bitirebilme konusunda umutsuz ve çaresiz hissedebilirler. Bu da yaşam motivasyonlarında azalmaya neden olur. Kişideki temel duygular olan kimlik duygusu ile aidiyet duygusu tatmin olduğunda; bağlar ve dostluklar kurulur, birlikte çalışabilme ve yaşayabilmenin önü açılmış olur. Çünkü sahiplenmek ve sahiplenilmek, yaşama sıkı sıkıya tutunabilmenin de ön koşuludur.

‘Ben bu ülkeye, bu şehre bu aileye, bu kuruma… aidim.’ diyebilmek, aidiyet duygusunu yaşayabilmek, ‘Bu ülke, bu şehir, bu aile, bu kurum bana sahip çıkacak ve ben yapmak istediğim her şeyin arkasında durabilecek güce ve yetiye sahibim.’ duygusunu yaratır. Böylece güvenle yaşamda yürüyebilir, üretken ve yaratıcı olabiliriz.
Endüstri toplumunun ve endüstri sonrası toplumun sosyolojik sorunlarından biri, insanların milyonların içinde sıradanlaşması, silikleşmesi ve “hiç kimse”leşmesidir. İnsanın içinde yer aldığı cemaat, okul, kurum… kişiye bir kimlik, diğer bir deyişle toplumun içinde bir varoluş aracı kazandırmaktadır. Bireyin içinde yer aldığı kurumun toplumun içinde tanınması ve takdir görmesi, kişiyi kuruma sahip çıkmaya yöneltir. Böylece, bireyde de kendi yaptığı işin daha iyisini yapmak için bir heves, bir tutku gelişecektir. Kişi yaptığı işi, özen göstererek, kendi "öz"ünü katarak daha iyi yapmaya çalışır. Bütün bunlar kişinin, bağlı olduğu kurumun "hayran duyulacak özelliğinin" gelişmesine katkıda bulunmasına neden olur ve döngü devam eder. Hayran duyulacak özellik gelişince, kamuoyunda tanınma olur; kurumun içindeki bireye sahip çıkar, bu da döngüyü başa, hayran duyulacak özelliğin yeniden pekişmesine götürür.

Kişiler aidiyet duygusunu sağlıklı bir biçimde tatmin edemediklerinde, sağlıksız yollara başvururlar. Bu sürecin başlangıcı çocukluğumuza dek gider. Çocuk, özgün bir birey olarak kabul gördüğü bir aile ortamında büyümemişse hem farklılığını hissedemez hem de aidiyet duygusunu tatmin edemez.
Aslında hem farklı olduğumuzu hem de bir yere ait olduğumuzu hissetmek isteriz. Aidiyet duygusunu tatmin edecek bir ortam yoksa kendimizi farklı hissedeceğimiz bir alan da yoktur. Ait ya da benzer olma ihtiyacı ile tam zıttı olan özgün ya da farklı olma ihtiyacı aslında birbirini tamamlar. Biri sağlıklı tatmin edilemiyorsa diğerinin tatmini de sağlıksız olacaktır. Örneğin aidiyet duygusunu sadece tuttuğu takımla tatmin eden kişiler farklılık duygusunu da bu temel üzerinden oluşturacak ve diğer takımların taraftarlarını düşman olarak algılayacaktır. Aidiyet duygusunu sadece kendi inancı, dini ya da mezhebi ile sınırlayanlar, doğal olarak diğer inanç, din ya da mezheplere kendilerini ifade etme şansı tanımayacaklardır.

Sağlıklı bir aidiyet duygusu, kendimizi kimseyle kıyaslamadan farklılığımızı hissedebilmekten geçer. Bu yaklaşım bizi, kendi seçtiğimiz ve bizi geliştiren bir yere ait olmamız gibi bir anlayışa götürür ve ait olduğumuz yerde; vefalı bir dost, özverili bir çalışan, sorumlu bir hemşeri ve bütüne katkıda bulunan bir birey oluruz.

Yaşamın nitelikli birlikteliği, farklılıkların zenginliğini görebilmekten, hakça ve doyurucu bir paylaşımdan, birlikte yaratabilmekten geçer.

Dostlukla...

Ayşe İhsan


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder