Haziran’dan beri ortalık toz
duman. Sonbaharla birlikte yatışır gibi olan ortalık 17 Aralık’tan bu yana
yeniden kalktı koptu. Bir işaretle istifa eden milletvekilleri, kefenli
karşılama grupları, “Çalmışsa bile bir bildiği vardır” diyenler, “Allah bir
erkekle olmamı yasak etmeseydi başbakanla evlenirdim” diye tweet atan erkekler,
son peygamber Hz Muhammed ve onun kitabı Kuran’a iman edip başbakanı ya da Pensilvanya’da
ikamet eden bir zatı peygamber ilan edenler, karar almak için hocasına danışan
Yargıtay mensupları, düğmesine basılınca harekete geçen kolluk kuvvetleri…
Ait
olma duygusu, binlerce yıldır başta kendi türünden olmak üzere diğer canlılarla
ortak yaşam alanını paylaşan insanın, türünü devam ettirebilmesi için gerekli
bir duygudur. Topluluklar halinde yaşayan diğer canlı türleri gibi insan
türünün üyelerinin de tek başına varlığını sürdürebilmesi ve bugünlere
gelebilmesi mümkün olamazdı. Bu nedenle bir topluluğa bağlanma, ona ait
olduğunu hissetme güdüsü doğuştan getirdiğimiz bir güdü olarak da
nitelenebilir. Bir ülkeye, bir şehre bir aileye bir okula, iş yerimize ya da bir
derneğe ait olmak, kişinin kendini güvende hissedebilmesinin temel
koşullarından biridir.
Bazı
insanlar bilirsiniz ‘Emekli olduğumda şu şehre veya bu ilçeye yerleşeceğim’
derler. Oralı değillerdir belki ama o yerin havası, suyu, insan ilişkileri,
doğası ya da başka bir özelliği onu oraya çekmektedir. Dolayısıyla da kişinin
kendisini en iyi ifade edebildiği, kabullenilme ve onay ihtiyacını tatmin
ettiği yerler kişide aidiyet duygusu oluşturmaktadır. İnsanlar tek başlarına
kaldıklarında çoğu zaman kendilerini güçsüz, iyi işlere başlama ve bitirebilme
konusunda umutsuz ve çaresiz hissedebilirler. Bu da yaşam motivasyonlarında
azalmaya neden olur. Kişideki temel duygular olan kimlik duygusu ile aidiyet
duygusu tatmin olduğunda; bağlar ve dostluklar kurulur, birlikte çalışabilme ve
yaşayabilmenin önü açılmış olur. Çünkü sahiplenmek ve sahiplenilmek, yaşama
sıkı sıkıya tutunabilmenin de ön koşuludur.
‘Ben
bu ülkeye, bu şehre bu aileye, bu kuruma… aidim.’ diyebilmek, aidiyet duygusunu
yaşayabilmek, ‘Bu ülke, bu şehir, bu aile, bu kurum bana sahip çıkacak ve ben
yapmak istediğim her şeyin arkasında durabilecek güce ve yetiye sahibim.’
duygusunu yaratır. Böylece güvenle yaşamda yürüyebilir, üretken ve yaratıcı
olabiliriz.
Endüstri
toplumunun ve endüstri sonrası toplumun sosyolojik sorunlarından biri,
insanların milyonların içinde sıradanlaşması, silikleşmesi ve “hiç
kimse”leşmesidir. İnsanın içinde yer aldığı cemaat, okul, kurum… kişiye bir
kimlik, diğer bir deyişle toplumun içinde bir varoluş aracı kazandırmaktadır.
Bireyin içinde yer aldığı kurumun toplumun içinde tanınması ve takdir görmesi,
kişiyi kuruma sahip çıkmaya yöneltir. Böylece, bireyde de kendi yaptığı işin
daha iyisini yapmak için bir heves, bir tutku gelişecektir. Kişi yaptığı işi,
özen göstererek, kendi "öz"ünü katarak daha iyi yapmaya çalışır.
Bütün bunlar kişinin, bağlı olduğu kurumun "hayran duyulacak
özelliğinin" gelişmesine katkıda bulunmasına neden olur ve döngü devam
eder. Hayran duyulacak özellik gelişince, kamuoyunda tanınma olur; kurumun
içindeki bireye sahip çıkar, bu da döngüyü başa, hayran duyulacak özelliğin
yeniden pekişmesine götürür.
Kişiler
aidiyet duygusunu sağlıklı bir biçimde tatmin edemediklerinde, sağlıksız
yollara başvururlar. Bu sürecin başlangıcı çocukluğumuza dek gider. Çocuk,
özgün bir birey olarak kabul gördüğü bir aile ortamında büyümemişse hem farklılığını
hissedemez hem de aidiyet duygusunu tatmin edemez.
Aslında
hem farklı olduğumuzu hem de bir yere ait olduğumuzu hissetmek isteriz. Aidiyet
duygusunu tatmin edecek bir ortam yoksa kendimizi farklı hissedeceğimiz bir alan
da yoktur. Ait ya da benzer olma ihtiyacı ile tam zıttı olan özgün ya da farklı
olma ihtiyacı aslında birbirini tamamlar. Biri sağlıklı tatmin edilemiyorsa
diğerinin tatmini de sağlıksız olacaktır. Örneğin aidiyet duygusunu sadece
tuttuğu takımla tatmin eden kişiler farklılık duygusunu da bu temel üzerinden
oluşturacak ve diğer takımların taraftarlarını düşman olarak algılayacaktır.
Aidiyet duygusunu sadece kendi inancı, dini ya da mezhebi ile sınırlayanlar,
doğal olarak diğer inanç, din ya da mezheplere kendilerini ifade etme şansı
tanımayacaklardır.
Sağlıklı
bir aidiyet duygusu, kendimizi kimseyle kıyaslamadan farklılığımızı
hissedebilmekten geçer. Bu yaklaşım bizi, kendi seçtiğimiz ve bizi geliştiren
bir yere ait olmamız gibi bir anlayışa götürür ve ait olduğumuz yerde; vefalı
bir dost, özverili bir çalışan, sorumlu bir hemşeri ve bütüne katkıda bulunan
bir birey oluruz.
Yaşamın nitelikli
birlikteliği, farklılıkların zenginliğini görebilmekten, hakça ve doyurucu bir paylaşımdan,
birlikte yaratabilmekten geçer.
Dostlukla...
Ayşe İhsan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder