12 Haziran 2014 Perşembe

YARIN OKULUN SON GÜNÜ

Kategorize etmeye, sınıflandırmaya, yaftalamaya ne kadar meraklıyız. Buna rağmen biyolojinin alt dallarından biri olan taksonomi ya da sistematik yani Türkçesi ile sınıflandırma denilen bilim dalının bizim ülkemizde gelişmemiş olması bir çelişki değil. Biz her konuda olduğu gibi bilim ve araştırmada da emek sarf etmeden bir yerlere gelmek istiyoruz çünkü. Ayrıca her konuda mutlaka bir fikrimiz var yeni şeyler öğrenmemize de gerek yok bu nedenle.
Bu girişten sonra karne ve çocuk konulu bir yazı yazmak girişteki savımla çelişecek belki. “Madem herkesin her şeyi bildiğini iddia ettiğini düşünüyorsun, öyleyse bu yazı da neyin nesi?” diye sorabilirsiniz. Çocukla/gençle iletişimi irdeleyen “İletişebildiklerimizden misiniz?” başlıklı, bundan önce yazdığım yazının iyi eleştiriler alması ve paylaşılması umut çiçeğimin solmasını önlüyor diyeyim ve konuya gireyim.

Bu yazıyı bir önceki yazının devamı olarak ele alıyorum. Anne ve babalar, eğitimcilerin büyük bir kısmı, konu komşu… çocuğu/genci aldığı karne ile değerlendirmeye çalışıyor. Notlarına bakarak başarılı ya da başarısız diye etiketliyor. Geçen yazımda da belirttiğim gibi bir durumu değerlendirmek ile çocuğu etiketlemek çok farklıdır, ikincisi kalıcı hasarlara ve kabullenmelere yol açabilir. Karneyi bir durum değerlendirmesi olarak kabullendiğimizde sadece öğrencinin değil onun ailesinin ve öğretmenlerinin de bu değerlendirme kapsamında olması gerekir üstelik.
Yıllar önce ben henüz İTK’da çalışıyorken 8. sınıf öğrencilerine, okulun lise bölümlerini tanıtıcı sunumlar yapılırdı her yıl. Fen Bilimlerini de ben tanıtırdım. Bir zaman SBS diğer bir zaman OKS olmuş (şimdi de TEOG oldu) sınavların ağırlığı altında bunalmış çocuklara sorardım: “Çocukken çok meraklı mıydınız?” diye. Onlar da şevkle başlarını sallarlar hatta birkaçı, sorularıyla nasıl da çevresindekileri bunalttığını söylerdi gülerek.  Daha sonra sorardım: “Şimdi de öyle meraklı mısınız?” Bu sefer dinleyicilerim esefle ve bıkkınlıkla başlarını iki yana sallardı. Ben, sözlerime devam ederdim: “Yetişkinlikte, çocuk merakını koruyan ve bunu bir eyleme dönüştürenlere bilim adamı denir. Biliyorum ki sizler, öğrenme eylemini, bir sınavda kullanma göreviniz nedeniyle gerçekleştirmeye başladığınızdan, öğrenme serüveninin zevkini kaybetmeye de başladınız. Oysaki yeniden, öğrenme sürecini zevkli bir hale getirmek mümkün…”
Çocuklar öğrenmenin zevkini ne zaman kaybeder? Ne zaman soru sormaz olur? Öğrencinin zayıf olan dersleri niçin zayıftır? Anne ve baba çocuğa; çalış demekten, tehdit etmekten ya da ödül adı altında rüşvet sunmaktan öte ne yapmıştır? Çocuğun motivasyonu o dersi çalışmak için uygun mudur? Bir derste sonsuz olan öğrenme isteği niçin başka bir derste yerlerde sürünmektedir? Çocuk ya da genç yeni bilgileri almayı niçin bir külfet olarak görmektedir? Bir zamanlar sorularıyla sizi bunaltan bitmek tükenmek bilmez öğrenme merakı içindeki çocuk nasıl olmuş da bu hale gelmiştir? Bu süreçte biz büyüklerin payı nedir? “Yemedim yedirdim giymedim giydirdim hiçbir şeyini eksik etmedim yine de başarısız oluyor” demek sorunu çözüyor mu? Öğrenciyle iletişimi sadece dersleri ve başarısı temelli kurup bunun dışında bir iletişim geliştirmeyen bizlerin hiç mi payı yok bu durumda. “Benim zamanımda ergenlik zımbırtıları, bu laflar yoktu çalışmazsak kalırdık. Bu kadar basit” türünden konuşmalar yapan yetişkinlere soruyorum: Sizin zamanınızda öğrenciyi ders çalışmaktan alıkoyacak bu denli çok dikkat çekici ve dağıtıcı etmen var mıydı? Okul dışına itilenler bir meslek sahibi olabiliyorlardı üstelik. Üniversite sınavına girmeyi başaranların çok büyük bir kısmı da sınavı kazanıyordu. Örneğin benim sınava girdiğim 1977 yılında her üç kişiden biri sınav kazanıyordu. Üniversiteye girenlerin tamamı meslek sahibi olabiliyordu. Türkiye’nin neresindeki üniversiteyi kazanırsan kazan okuldan çıkınca iş hazırdı. Bu kadar farklı iki çağı karşılaştırarak kendimize, çocuğa yüklenmek için argüman yaratmak neyi çözüyor öyleyse?
Bir önceki yazımda çocukla/gençle iletişim becerilerini geliştirmede yardımcı olabilecek bazı bilgiler paylaşmıştım sizlerle bu yazının konusu ise “Kötü karne getiren çocuğa nasıl davranılmalı?”
Karne çocuğun/gencin başarılı ve başarısız olduğu dersleri gösteren dolayısıyla eksikleri saptamaya yarayan çizelgedir. Çocuk/genç, bu eksiklerini kapatmak istiyor mu? Nasıl kapatmak istiyor? Çizdiği yol haritası gerçekçi mi? Örneğin 10. sınıftaki bir genç aynı performansı 11. sınıfta da gösterdiğinde 9, 10 ve 11. sınıftan gelen açıklarını, bir yandan da 12. sınıftan açık vermemeye çalışarak 12. sınıfta nasıl kapatacak? Bu konuda eleştirmeden, sesinizi yükseltmeden, beden dilinizin olumlu olmasına özen göstererek ve en önemlisi konudan sapmadan bir yol haritası çizebilir misiniz çocukla/gençle birlikte? Cevabınız “evet” ise uyarılar kısmına geçelim.

1. Öncelikle iyi notlarını değerlendirin. Çocuğun/gencin bu iyi notları almasındaki stratejisi nedir, başarısının temel kaynağı nedir bunu belirleyin, daha sonra bunu, başarısız olduğu derslere nasıl aktarabileceğini tartışın. Sadece olumsuzlukları vurgulamak çocuğun/gencin olumlu özelliklerini görmesini engeller ve kendisini tümden başarısız, işe yaramaz, aile kaynaklarını heba eden biri gibi görmesine yol açabilir.
2. “Neden daha yüksek değil” ya da “Diğerlerinin durumu nasıl?” türünden sorular çocukta/gençte umutsuzluk ve değersizlik duygularının oluşumuna yol açar. Tüm çocuklar kendi gelişimleri içinde değerlendirilmelidir. Çok küçük bile olsa ilerlemeleri görmeli ve olumlu özellikleri ön plana çıkarmalıyız ki çocuğun/gencin özgüven gelişimi desteklenebilsin.
3. Genellemelerden kaçının. Başarısızlık nedenlerini birlikte belirleyin ve çözüm stratejilerini de birlikte geliştirin. Bu sırada dikte eden, emreden, otoriter bir tavır yerine, işbirlikçi, çözüm odaklı bir tavır sergileyin.
4. Çocuğu/genci düşünmeye ve konuşmaya yönlendirin savunmaya değil. Ortak kararlar alın ve uygulamayı da birlikte yapın. Bundan kasıt sizin zindancı/denetleyici görevini üstlenmeniz değil tabi.
5. Onun her koşulda değerli olduğunu hissettirin.
6. Başkalarıyla ya da kendi geçmişinizle kıyaslama yapmayın.
7. Asla pazarlık etmeyin, rüşvet önermeyin, tehdit etmeyin.
8. Kötü karne getiren çocuk/genç belli etmese de suçluluk, pişmanlık, üzüntü gibi duyguları yoğun olarak yaşıyordur. Onun duygularını farkında olun, bunu fark ettirin. İyi olmayan notların telafi edilebileceğini, bunun için çaba gerektiğini “Ben sana demiştim” tavrı göstermeden belirtin.
9. Sevgi ve ilginizin koşullu olmadığını hissettirin. Onu başarısız olarak değerlendirip ilgi ve sevginizden mahrum ederek, küserek, kötü davranarak… cezalandırmayın.
10. Karne başarısızlığı soğukkanlılıkla karşılanmalıdır. Çünkü kötü karne, gerekli şartlar oluştuğunda düzelebilir bir durumdur. Ancak çocuğun kişiliğinde yapılacak tahribatın telafisi mümkün olmayabilir.
11. Karne değerlendirmesi, anne ve babanın birbirini suçladığı, çocuk yetiştirmekteki algı farklılıklarının tartışıldığı bir fırsat haline dönüşmemelidir. Suçlamalar yerine ortak çözüm önerilerini tartışmak daha sonuç odaklı bir yaklaşımdır.
12. Anne ve babaların evde çocuklarla birlikte zaman geçirmemesi, sohbetlerin, konuşmaların okul ile ilgili sorgulama ile sınırlı kalması ev içi iletişimi yok ediyor. Çocukların/gençlerin bir kısmı bilgisayar oyunları, telefon ve internet bağımlısı. Yetişkinlerin de bir bölümü bilgisayar, internet ve TV bağımlısı. Bu durum önce iletişimi öldürüyor ve karne başarısını da çoğu kez olumsuz olarak etkiliyor. Bugüne kadar çocuğunuzun/gencin bağımlılığını eleştirmek, bilgisayarı/telefonu ondan almakla tehdit etmek ya da dersleri iyileşirse bir üst modeli alma türünden rüşvetler önermek dışında bu konuda ne yaptınız? Peki karne günü bu konunun konuşulması için uygun bir an mıdır? Çözüme ne kadar katkısı olacaktır?

Eğitim ve öğretim yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Sadece karne odaklı düşünmek durumu yeterince net ve objektif değerlendirmez. Bu nedenle çocuğu değerlendirirken sadece var olan duruma değil gelecek odaklı bakın. Ancak sizin gelecek algınız ve kaygılarınız ile çocuğun/gencinki örtüşmeyebilir. Hatta çoğu zaman da örtüşmez. Sabırlı olun. Onun anlayabileceği dil kalıpları kullanın.
Biz büyüklerin temel görevi çocukların öğrenme isteklerini köreltmeden yeni bilgiler almaktan korkmalarını sağlamadan karşılaştıkları zorlukları yenmeleri için cesaretlendirmek böylelikle öğretim başarısının ve yaşam kalitesinin artmasına katkıda bulunmaktır.
Sevgiyle kalın.

Ayşe İhsan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder