Kategorize
etmeye, sınıflandırmaya, yaftalamaya ne kadar meraklıyız. Buna rağmen
biyolojinin alt dallarından biri olan taksonomi ya da sistematik yani Türkçesi ile
sınıflandırma denilen bilim dalının bizim ülkemizde gelişmemiş olması bir
çelişki değil. Biz her konuda olduğu gibi bilim ve araştırmada da emek sarf
etmeden bir yerlere gelmek istiyoruz çünkü. Ayrıca her konuda mutlaka bir fikrimiz
var yeni şeyler öğrenmemize de gerek yok bu nedenle.
Bu
girişten sonra karne ve çocuk konulu bir yazı yazmak girişteki savımla
çelişecek belki. “Madem herkesin her şeyi bildiğini iddia ettiğini düşünüyorsun,
öyleyse bu yazı da neyin nesi?” diye sorabilirsiniz. Çocukla/gençle iletişimi
irdeleyen “İletişebildiklerimizden misiniz?” başlıklı, bundan önce yazdığım
yazının iyi eleştiriler alması ve paylaşılması umut çiçeğimin solmasını önlüyor
diyeyim ve konuya gireyim.
Bu
yazıyı bir önceki yazının devamı olarak ele alıyorum. Anne ve babalar,
eğitimcilerin büyük bir kısmı, konu komşu… çocuğu/genci aldığı karne ile
değerlendirmeye çalışıyor. Notlarına bakarak başarılı ya da başarısız diye
etiketliyor. Geçen yazımda da belirttiğim gibi bir durumu değerlendirmek ile
çocuğu etiketlemek çok farklıdır, ikincisi kalıcı hasarlara ve kabullenmelere
yol açabilir. Karneyi bir durum değerlendirmesi olarak kabullendiğimizde sadece
öğrencinin değil onun ailesinin ve öğretmenlerinin de bu değerlendirme
kapsamında olması gerekir üstelik.
Yıllar
önce ben henüz İTK’da çalışıyorken 8. sınıf öğrencilerine, okulun lise
bölümlerini tanıtıcı sunumlar yapılırdı her yıl. Fen Bilimlerini de ben
tanıtırdım. Bir zaman SBS diğer bir zaman OKS olmuş (şimdi de TEOG oldu)
sınavların ağırlığı altında bunalmış çocuklara sorardım: “Çocukken çok meraklı
mıydınız?” diye. Onlar da şevkle başlarını sallarlar hatta birkaçı, sorularıyla
nasıl da çevresindekileri bunalttığını söylerdi gülerek. Daha sonra sorardım: “Şimdi de öyle meraklı
mısınız?” Bu sefer dinleyicilerim esefle ve bıkkınlıkla başlarını iki yana
sallardı. Ben, sözlerime devam ederdim: “Yetişkinlikte, çocuk merakını koruyan
ve bunu bir eyleme dönüştürenlere bilim adamı denir. Biliyorum ki sizler, öğrenme eylemini, bir sınavda kullanma göreviniz nedeniyle gerçekleştirmeye
başladığınızdan, öğrenme serüveninin zevkini kaybetmeye de başladınız. Oysaki yeniden, öğrenme sürecini zevkli bir hale getirmek mümkün…”
Çocuklar
öğrenmenin zevkini ne zaman kaybeder? Ne zaman soru sormaz olur? Öğrencinin
zayıf olan dersleri niçin zayıftır? Anne ve baba çocuğa; çalış demekten, tehdit
etmekten ya da ödül adı altında rüşvet sunmaktan öte ne yapmıştır? Çocuğun
motivasyonu o dersi çalışmak için uygun mudur? Bir derste sonsuz olan öğrenme
isteği niçin başka bir derste yerlerde sürünmektedir? Çocuk ya da genç yeni
bilgileri almayı niçin bir külfet olarak görmektedir? Bir zamanlar sorularıyla
sizi bunaltan bitmek tükenmek bilmez öğrenme merakı içindeki çocuk nasıl olmuş
da bu hale gelmiştir? Bu süreçte biz büyüklerin payı nedir? “Yemedim yedirdim
giymedim giydirdim hiçbir şeyini eksik etmedim yine de başarısız oluyor” demek
sorunu çözüyor mu? Öğrenciyle iletişimi sadece dersleri ve başarısı temelli
kurup bunun dışında bir iletişim geliştirmeyen bizlerin hiç mi payı yok bu
durumda. “Benim zamanımda ergenlik zımbırtıları, bu laflar yoktu çalışmazsak
kalırdık. Bu kadar basit” türünden konuşmalar yapan yetişkinlere soruyorum:
Sizin zamanınızda öğrenciyi ders çalışmaktan alıkoyacak bu denli çok dikkat
çekici ve dağıtıcı etmen var mıydı? Okul dışına itilenler bir meslek sahibi
olabiliyorlardı üstelik. Üniversite sınavına girmeyi başaranların çok büyük bir
kısmı da sınavı kazanıyordu. Örneğin benim sınava girdiğim 1977 yılında her üç
kişiden biri sınav kazanıyordu. Üniversiteye girenlerin tamamı meslek sahibi
olabiliyordu. Türkiye’nin neresindeki üniversiteyi kazanırsan kazan okuldan
çıkınca iş hazırdı. Bu kadar farklı iki çağı karşılaştırarak kendimize, çocuğa
yüklenmek için argüman yaratmak neyi çözüyor öyleyse?
Bir
önceki yazımda çocukla/gençle iletişim becerilerini geliştirmede yardımcı
olabilecek bazı bilgiler paylaşmıştım sizlerle bu yazının konusu ise “Kötü
karne getiren çocuğa nasıl davranılmalı?”
Karne
çocuğun/gencin başarılı ve başarısız olduğu dersleri gösteren dolayısıyla
eksikleri saptamaya yarayan çizelgedir. Çocuk/genç, bu eksiklerini kapatmak
istiyor mu? Nasıl kapatmak istiyor? Çizdiği yol haritası gerçekçi mi? Örneğin
10. sınıftaki bir genç aynı performansı 11. sınıfta da gösterdiğinde 9, 10 ve
11. sınıftan gelen açıklarını, bir yandan da 12. sınıftan açık vermemeye
çalışarak 12. sınıfta nasıl kapatacak? Bu konuda eleştirmeden, sesinizi yükseltmeden,
beden dilinizin olumlu olmasına özen göstererek ve en önemlisi konudan sapmadan
bir yol haritası çizebilir misiniz çocukla/gençle birlikte? Cevabınız “evet”
ise uyarılar kısmına geçelim.
1. Öncelikle
iyi notlarını değerlendirin. Çocuğun/gencin bu iyi notları almasındaki
stratejisi nedir, başarısının temel kaynağı nedir bunu belirleyin, daha sonra
bunu, başarısız olduğu derslere nasıl aktarabileceğini tartışın. Sadece
olumsuzlukları vurgulamak çocuğun/gencin olumlu özelliklerini görmesini
engeller ve kendisini tümden başarısız, işe yaramaz, aile kaynaklarını heba
eden biri gibi görmesine yol açabilir.
2. “Neden
daha yüksek değil” ya da “Diğerlerinin durumu nasıl?” türünden sorular
çocukta/gençte umutsuzluk ve değersizlik duygularının oluşumuna yol açar. Tüm
çocuklar kendi gelişimleri içinde değerlendirilmelidir. Çok küçük bile olsa ilerlemeleri
görmeli ve olumlu özellikleri ön plana çıkarmalıyız ki çocuğun/gencin özgüven
gelişimi desteklenebilsin.
3. Genellemelerden
kaçının. Başarısızlık nedenlerini birlikte belirleyin ve çözüm stratejilerini
de birlikte geliştirin. Bu sırada dikte eden, emreden, otoriter bir tavır
yerine, işbirlikçi, çözüm odaklı bir tavır sergileyin.
4. Çocuğu/genci
düşünmeye ve konuşmaya yönlendirin savunmaya değil. Ortak kararlar alın ve
uygulamayı da birlikte yapın. Bundan kasıt sizin zindancı/denetleyici görevini
üstlenmeniz değil tabi.
5. Onun
her koşulda değerli olduğunu hissettirin.
6. Başkalarıyla
ya da kendi geçmişinizle kıyaslama yapmayın.
7. Asla
pazarlık etmeyin, rüşvet önermeyin, tehdit etmeyin.
8. Kötü
karne getiren çocuk/genç belli etmese de suçluluk, pişmanlık, üzüntü gibi
duyguları yoğun olarak yaşıyordur. Onun duygularını farkında olun, bunu fark
ettirin. İyi olmayan notların telafi edilebileceğini, bunun için çaba gerektiğini
“Ben sana demiştim” tavrı göstermeden belirtin.
9. Sevgi
ve ilginizin koşullu olmadığını hissettirin. Onu başarısız olarak değerlendirip
ilgi ve sevginizden mahrum ederek, küserek, kötü davranarak… cezalandırmayın.
10. Karne
başarısızlığı soğukkanlılıkla karşılanmalıdır. Çünkü kötü karne, gerekli
şartlar oluştuğunda düzelebilir bir durumdur. Ancak çocuğun kişiliğinde
yapılacak tahribatın telafisi mümkün olmayabilir.
11. Karne
değerlendirmesi, anne ve babanın birbirini suçladığı, çocuk yetiştirmekteki
algı farklılıklarının tartışıldığı bir fırsat haline dönüşmemelidir. Suçlamalar
yerine ortak çözüm önerilerini tartışmak daha sonuç odaklı bir yaklaşımdır.
12. Anne
ve babaların evde çocuklarla birlikte zaman geçirmemesi, sohbetlerin,
konuşmaların okul ile ilgili sorgulama ile sınırlı kalması ev içi iletişimi yok
ediyor. Çocukların/gençlerin bir kısmı bilgisayar oyunları, telefon ve internet
bağımlısı. Yetişkinlerin de bir bölümü bilgisayar, internet ve TV bağımlısı. Bu
durum önce iletişimi öldürüyor ve karne başarısını da çoğu kez olumsuz olarak
etkiliyor. Bugüne kadar çocuğunuzun/gencin bağımlılığını eleştirmek,
bilgisayarı/telefonu ondan almakla tehdit etmek ya da dersleri iyileşirse bir
üst modeli alma türünden rüşvetler önermek dışında bu konuda ne yaptınız? Peki
karne günü bu konunun konuşulması için uygun bir an mıdır? Çözüme ne kadar
katkısı olacaktır?
Eğitim
ve öğretim yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Sadece karne odaklı düşünmek
durumu yeterince net ve objektif değerlendirmez. Bu nedenle çocuğu değerlendirirken
sadece var olan duruma değil gelecek odaklı bakın. Ancak sizin gelecek algınız
ve kaygılarınız ile çocuğun/gencinki örtüşmeyebilir. Hatta çoğu zaman da
örtüşmez. Sabırlı olun. Onun anlayabileceği dil kalıpları kullanın.
Biz
büyüklerin temel görevi çocukların öğrenme isteklerini köreltmeden yeni
bilgiler almaktan korkmalarını sağlamadan karşılaştıkları zorlukları yenmeleri
için cesaretlendirmek böylelikle öğretim başarısının ve yaşam kalitesinin
artmasına katkıda bulunmaktır.
Sevgiyle
kalın.
Ayşe
İhsan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder